NobleBlocks

Dicle Üniversitesi Hastaneleri

Hospital / health systemDiyarbakır, Turkey

Research output, citation impact, and the most-cited recent papers from Dicle Üniversitesi Hastaneleri (Türkiye). Aggregated across the NobleBlocks index of 300M+ scholarly works.

Total works
41
Citations
83
h-index
5
i10-index
2
Also known as
Dicle Üniversitesi Hastaneleri

Top-cited papers from Dicle Üniversitesi Hastaneleri

Anti-hepatitis delta virus seroprevalence and risk factors in patients with hepatitis B in Southeast Turkey
Mustafa Kemal Çelen, Celal Ayaz, Salih Hoşoğlu, Mehmet Faruk Geyik +1 more
2006· Saudi Medical Journal22doi:10.15537/1658-3175.3415

OBJECTIVE: To obtain regional epidemiological data on hepatitis delta virus (HDV, a defective virus) infections, the incidence of anti-HDV positivity and the associated risk factors in asymptomatic hepatitis B virus surface antigen (HBsAg) carriers and in patients with chronic active hepatitis B. METHODS: The study took place at Dicle University Hospital (Diyarbakir, Southeast of Turkey) between January 2002 and July 2004. Anti-HDV screening was performed in asymptomatic hepatitis B carriers (N=889) and in patients with chronic active hepatitis B infection (N=120). We explored the association between anti-HDV positivity and asymptomatic hepatitis B carrier status, presence of active hepatitis B, age, gender, the durations of HBsAg positivity and hepatitis B e antigen (HBeAg) positivity. RESULTS: In 6% of asymptomatic hepatitis B carriers (53/889) and in 27.5% of patients with chronic active hepatitis B (33/120) anti-HDV was positive. The incidence of anti-HDV positivity was significantly higher in patients with chronic active hepatitis B compared with asymptomatic carriers (p<0.001). A significant association between the duration of HBsAg carrier status (3.2 +/- 1.4 years) and anti-HDV positivity was also found (p<0.001). Age, gender, and HBeAg positivity were not significantly associated with anti-HDV positivity (p>0.05). CONCLUSION: Anti-HDV positivity was significantly more common in patients with chronic hepatitis B compared with asymptomatic hepatitis B virus (HBV) carriers in a region with a high prevalence of HBV infection. We found a significant relationship between the duration of HBsAg carrier status and anti-HDV positively, however, age, gender, and presence of HBeAg were not significantly associated with the development of anti-HDV positivity.

Klimakterik dönemdeki kadınların sağlık okuryazarlığı düzeyi
Gülşah VURAL AKTAN, Funda Özdemir
2020· Çukurova medical journal (Online)/Çukurova medical journal10doi:10.17826/cumj.641709

Amaç: Araştırma, Ankara ilinde bulunan bir üniversite hastanesinin kadın hastalıkları ve doğum polikliniğine başvuran klimakterik dönemdeki kadınların sağlık okuryazarlığı düzeyinin değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır.Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı tipteki araştırmanın örneklemini 06 Nisan-15 Ekim 2018 tarihleri arasında, ilgili hastanenin kadın hastalıkları ve doğum polikliniğine başvuran, en az okur yazar, 65 yaş altında ve gönüllü olan, herhangi bir kronik hastalığı bulunmayan, psikiyatrik bir sorunu olmayan, sözel iletişime açık ve klimakterik dönemde olan 205 kadın oluşturmuştur. Araştırmanın yapılabilmesi için Etik Kurul onayı ve gerekli izinler alınmıştır. Veriler; Kişisel Bilgi Formu ve Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Bulgular: Araştırmada kadınların yaş ortalaması 50.85±6.17’dir. Kadınların Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği’nden aldıkları puan ortalamasının 106.67±14.78 olduğu ve alınan en düşük puanın 50, en yüksek puanın 125 olduğu belirlenmiştir. Kadınların menopoza girme yaşı, klimakterium evresi, menopoza girme şekli ve menopoza yönelik bilgi alma durumlarına göre sağlık okuryazarlığı ölçeği puan ortancaları arasındaki farkın anlamlı olduğu saptanmıştır. Sonuç: Çalışmada, klimakterik dönemdeki kadınların sağlık okuryazarlığı ölçeğinden aldıkları puanların yüksek olduğu düşünülmekle birlikte, özellikle sağlık okuryazarlığı düzeyi daha düşük bulunan gruplarda sağlık okuryazarlığının geliştirilmesi gerektiği düşünülmektedir.

Hemodiyaliz Hastalarında Algılanan Sosyal Destek ve Umutsuzluk Düzeyleri/Perceived Social Support and Hopelessness Levels in Hemodialysis Patients
Zeliha BÜYÜKBAYRAM, Derya BIÇAK AYIK, Derya AKSOY İL
2021· Turk Nefroloji Diyaliz ve Transplantasyon Hemsireleri Dernegi7doi:10.47565/ndthdt.2021.41

Bulgular: Aratrmada,

SAĞLIK KURUMLARININ ETKİNLİKLERİNİN VERİ ZARFLAMA ANALİZİ İLE DEĞERLENDİRİLMESİ
Faruk YILMAZ, İlhan Kerem Şenel
2019· Sosyal Guvence7doi:10.21441/sosyalguvence.600856

Günümüzde, mülkiyetine bakılmaksızın tüm işletmeler kaçınılmaz bir rekabet ortamı içerisinde faaliyetlerini gerçekleştirmektedir. Bu durum işletmeleri, rekabet gücü elde etmelerini sağlayacak bazı önlemler almaya ve bu yolla maliyetlerini azaltmaya yönlendirmiştir. Bu bağlamda sağlık hizmetleri sunumunda maliyetin önemli bir kısmı komplike vakaların ele alındığı eğitim ve araştırma statüsündeki hastanelerde gerçekleşmektedir. Bu nedenle çalışmada Ankara, İstanbul ve İzmir’de faaliyet gösteren eğitim ve araştırma statüsüne sahip Genel Eğitim Hastaneleri, Üniversite Hastaneleri ve Sağlık Bakanlığı-Üniversite Ortak Hastaneleri değerlendirilmiştir. Bu çalışmada ele alınan 45 hastanenin görece etkinliklerinin değerlendirilmesinde matematiksel programlama tabanlı Veri Zarflama Analizi (VZA) kullanılmıştır. Analizde girdi değişkeni olarak uzman hekim, hemşire, diğer sağlık personeli ve yatak sayısı; çıktı değişkeni olarak ayaktan muayene sayısı, taburcu olan hasta sayısı, yatak doluluk oranı ve ameliyat sayısı belirlenmiştir. Analiz sonucunda 13 hastanenin (%28,89) toplam etkin, 18 hastanenin (%40) teknik etkin ve 14 hastanenin (%31,11) ise ölçek etkin olduğu saptanmıştır. Ayrıca analizde etkin olmayan hastanelerin atıl değerleri hesaplanmış ve etkinlik hedefleri oluşturulmuştur. Sonuç olarak eğitim ve araştırma statüsüne sahip bu hastanelerde kaynakların genellikle etkin biçimde kullanılamadığı sonucuna varılmıştır.

The Relationship Between Perceived Stress and Career Optimism in the COVID-19 Pandemic Process, A Roadmap for Universities: Cross-Sectional Research
Bekir ERTUĞRUL, Esra Tekinyıldız, Merve ALAMUR
2022· Turkiye Klinikleri Journal of Health Sciences5doi:10.5336/healthsci.2022-88522

Amaç: Bu araştırma, koronavirüs hastalığı 2019 [coronavirus disease 2019 (COVID-19)] pandemi sürecinde, üniversite öğrencilerinin algılanan stres düzeyi ile kariyer iyimserliği arasındaki ilişkiyi incelemek, üniversiteler ve akademisyenler için yol haritası ortaya koymak amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntemler: Bu araştırma, COVID-19 pandemi sürecinde sağlık alanında öğrenim gören öğrencilerle Nisan-Mayıs 2021 tarihleri arasında kesitsel tipte yapılmıştır. Araştırmaya 469 üniversite öğrencisi katılmıştır. Üç bölümden oluşan anket formu 'online' anket yoluyla toplanmıştır. Anket bölümleri; tanıtıcı özellikler, algılanan stres ölçeği ve kariyer iyimserliğinden oluşmaktadır. Verilerin analizinde frekans, yüzde, ortalama, standart sapma ve çoklu doğrusal regresyon analizi kullanılmıştır. Araştırmanın yapılması için gerekli izinler ve etik onay alınmıştır. Bulgular: Araştırmada öğrencilerin %83,6'sı girişimci özelliğe sahip olup %87,4'ü özyeterlik inancına sahiptir. Ayrıca öğrencilerin %74,0'ü iş bulamayacağını düşünürken, %70,1'i kariyer danışmanlığı almamaktadır. Öğrencilerin stres düzeyinin orta seviyede ve kariyer iyimserliği düzeyinin ortalamanın üzerinde olduğu saptanmıştır. Oluşturulan model, kariyer iyimserliğinin varyansının %41,3'ünü açıklamaktadır. Kariyer hedefi olma, meslek seçimi memnuniyeti, girişimcilik, öz yeterlik inancı, kariyer danışmanlığı alma, mesleki kimlik memnuniyeti değişkenleri kariyer iyimserliğini pozitif yönde yordamaktadır. Ancak stres algısı ve iş bulamama kariyer iyimserliğini negatif yönde yordamaktadır. Stres algısı puanındaki bir birimlik artış, kariyer iyimserliği puanında 0,221 düşüşle ilişkilendirilmiştir. Sonuç: Öğrencilerin stres algısı orta ve kariyer iyimserliği yüksek düzeydedir. Öğrencilerin stres algısının artması kariyer iyimserliğini azaltmaktadır. Bu bakımdan üniversitelerde öğrencilerin stres düzeylerini azaltıcı, kariyer süreçlerini belirleyici aktivite ve bilgilendirmelerin yapılması önerilir.

The analysis of laboratory sample rejections and the effect of training on the rejection rate
Aysun Ekinci
2019· Van Medical Journal4doi:10.5505/vtd.2019.03521

INTRODUCTION: The management of preanalytical errors is an important role in contributing to the more effective and reliable study of patient outcomes. The aim of this study is to determine the frequency of the sample rejection of the preanalytical turn, to classify, to evaluate the effect of the education on errors. METHODS: : The rejected samples for the first six months of 2016 were analyzed. Red rates were classified according to the preanalytical errors and the place where they were analyzed. After the training, the same analysis was conducted again in the second half of the year and the effect on the sample rejection rates was followed. RESULTS: The first half of 2016 was 641.218, the last half 603.688 samples 1.244.906 samples were accepted in 1 year. In the first 6 months 7908 the last 6 months 8150, at the end of 1 year 16058 samples were rejected. The total sample rejection rate was 1.29%, 1.23% in the first 6 months and 1.35% in the last 6 months. The most frequent cause was the clotted sample (62.73%) and the insufficient sample (18.8%). Clotted samples were often seen in blood gas and hemogram (whole blood count) samples. There was a decrease in the rejection rates of the samples in biochemistry, hemogram and HbA1c after training (p &lt;0.05). Decrease according to the reasons for rejection was statistically significant in false request and false barcode samples (p &lt;0.05). DISCUSSION AND CONCLUSION: Increasing the frequency of trainings to improve quality will help me achieve the expected reduction in overall deficiencies.

Clinical and demographic characteristics of Guillain-Barre syndrome
Eşref Akıl
2014· Dicle Medical Journal / Dicle Tip Dergisi3doi:10.5798/diclemedj.0921.2014.04.0504

We aimed to assess the epidemiological, clinical, laboratory, electrophysiological findings in patients with Guillain-Barre syndrome Methods: We performed a retrospective analysis of 33 patients with GBS admitted to Dicle University Medical Faculty Hospital neurology clinic from January 2011 to March 2014. Were reviewed. Epidemiological, clinical, therapeutical and evolutionary data were collected.

Determination of Recreational Opportunities of Diyarbakir Hz. Suleyman Mosque by Evaluating in Terms of Faith Tourism
Ömer Lütfü ÇORBACI, Türker Oğuztürk, Gülcay Ercan Oğuztürk, Merve ÜÇOK +1 more
2021· Journal of Academic Tourism Studies3doi:10.29228/jatos.52899

Doğal, kültürel ve tarihi öneme sahip turizm alanları geçmişin sosyo-kültürel ve etnik yapılarını yansıtan, rekreasyonel imkânlar sunan ilgi çekici mekânlar olup bu özellikleriyle birçok fonksiyona sahiptir. Turizm açısından alternatif turizm çeşitleri içerisinde yer alan inanç turizmi bu fonksiyonlardan biridir. İnanç turizmi son dönemlerde gelir getirmesi, dini mekânların farkındalığını ortaya koyması bakımından önem kazanmış ve küresel bir sektör halini almıştır. İnanç turizmi kapsamında değerlendirilen mekânlar kendisine ve çevresine rekreasyonel olanaklar sunmaktadır. Bu alanların rekreatif olanakları rekreasyon ve turizm arasındaki ilişkinin belirlenmesi ile ortaya koyulabilmektedir. Çalışmada kültür ve inanç turizmi açısından zengin bir mirasa sahip olan Diyarbakır ilinde yer alan Hz. Süleyman Camii çalışma alanı olarak seçilmiştir. Kent merkezine yakın olan Hz. Süleyman Camii doğal ve kültürel kaynakları ile inanç turizmi ve rekreasyonel olanakları bakımından potansiyeli yüksek mekânlardan biridir. İnanç turizmi alanlarının rekreasyonel bakımdan potansiyelinin yüksek olmasına rağmen çevresiyle bir bütün olarak değerlendirildiği bir çalışma olmadığı tespit edilmiş olup, bu konudaki eksikliği gidermek adına Hz. Süleyman Camii örneği çalışılmıştır. Çalışmada inanç turizmi kapsamında değerlendirmeye alınan Hz. Süleyman Camii ve çevresinin doğal ve kültürel peyzaj değerleri göz önünde bulundurularak rekreasyonel olanaklarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Alanın mevcut yapısal ve bitkisel peyzaj ögeleri, rekreasyonel olanakları anket çalışmalarından elde edilen verilere göre değerlendirilmiştir. Bu bağlamda alanda bütüncül bir yaklaşımla yerel, kültürel ve çevresel kaynaklar göz önünde bulundurularak kullanıcı ihtiyaçlarına yönelik rekreasyonel öneriler geliştirilmiştir.

Serum levels of prolidase and ischemia modified albumin in patients with multiple sclerosis
Mehmet Uğur Çevik, Yücel Yavuz, Adalet Arıkanoğlu, Sefer Varol +3 more
2012· Journal of Clinical and Experimental Investigations2doi:10.5799/ahinjs.01.2012.04.0213

Objectives: Increased levels of free radicals and oxidant molecules and decreased levels of antioxidant molecules have been defined in patients with multiple sclerosis (MS). Ischemia-modified albumin (IMA) levels have been advocated as a biomarker for evaluating the oxidative stress status. The aim of this study was to investigate the relationship between oxidative stress and MS. Materials and methods: We compared serum ischemia modified albumin levels and prolidase activity of 42 patients with MS (30 female, 12 male) and 30 age-matched healthy controls (21 female, 9 male). Results: Ischemia modified albumin levels of MS patients (73,07±26,53 ng/mL) were significantly higher than those of controls (60,18±18,01 ng/mL) (p=0.024). However, there were no significant differences in prolidase levels between patients and healthy controls (p=0.856). Conclusions: Increased ischemia modified albumin levels, supports the role of oxidative stress in patients with multiple sclerosis.

Airway management in a pediatric patient with post-burn neck contracture using i-gel
Taner Çiftçi, Hayrettin Daşkaya, Caferi Tayyar Selçuk, Mustafa Durğun +2 more
2014· Journal of Clinical and Experimental Investigations1doi:10.5799/ahinjs.01.2014.02.0407

I-gel is a supraglottic airway device that has been used for emergency airway management. In this report, we present a case in which airway management is facilitated using I-gel. Scar revision was planned in a 12-year-old male patient with limited ability to extend the neck and restricted oral opening because of post-burn contracture. The patient was ventilated successfully achieved using the supraglottic I-gel method. This new airway device may appropriate in cases with asymmetric airways in which airway management is difficult.

Evaluation of otorhinolaryngological manifestations in patients with primary ciliary dyskinesia
Onder Gunaydın, Ergin Eroğlu, Burçay Tellioğlu, Nagehan Emiralioğlu +4 more
20221doi:10.22541/au.165044888.87679651/v1

Background: Primary ciliary dyskinesia (PCD) is a genetic disease characterized by recurrent respiratory tract infections. Although the pulmonary manifestations of the disease are well defined, data on otorhinolaryngological complications are insufficient. This study aimed to reveal the prevalence, clinical course and related factors of ear-nose-throat (ENT) manifestations in PCD patients. Methods: PCD patients followed in the ENT department of our center for the last 21 years were included in this retrospective observational study. The frequency of sinonasal and otological diseases, the relationships between clinical and demographic data, and possible risk factors for otorhinolaryngological findings were investigated. Results: Of the 121 patients recruited, 53% were male and the median age at diagnosis was 7 (1 month - 20 years) years. The most common ENT manifestation was otitis media with effusion (OME) (66.1%), followed by acute otitis media (43.8%), acute rhinosinusitis (ARS) (28.9%), chronic rhinosinusitis (CRS) (27.3%), and chronic otitis media (10.7%). The mean age of patients with ARS (18 vs. 16 years, p=0.045) and CRS (19 vs. 16 years, p=0.028) was higher than those without. The annual number of ARS was positively correlated with age (r= 0.170, p=0.06). A total of 45 patients had audiograms and the most common finding was conductive hearing loss (53.3%). OME significantly increased this risk of tympanic membrane injury (OR: 8.6, 95% CI: 3.6-20.3, p&lt;0.001). Although not statistically significant, hearing loss was more common in patients who had OME compared to those who did not (76.5% vs. 45.5%, OR: 3.9, 95% CI: 0.94-16.2, p=0.062). Conclusions: Otorhinolaryngologic diseases are common in PCD patients and the awareness of ENT physicians should be expanded. Our study showed that with increasing age, patients may present with ARS and CRS more. Presence of OME is the most important risk factor for tympanic membrane damage and the most common type of hearing loss is conductive failure.

Siroz ve Malnütrisyon
Merve Şatay, Sevan Çetin, İlknur Gökçe Yıldırım
2024· Kastamonu Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dergisi1doi:10.59778/sbfdergisi.1345295

Kronik karaciğer hastalığı olarak da adlandırılan siroz, karaciğerde ileri derecede hasar oluşumudur. Çeşitli nedenlere bağlı olarak karaciğerde farklı seviyelerde hasar meydana gelir. Sirozun neden olduğu karaciğer hasarı genellikle geri döndürülemez ancak erken dönemde teşhis edilirse ortaya çıkan hasar sınırlandırılabilir. Siroz, erken dönemde belirti vermese de hastalık derecesi ilerledikçe şiddetli belirtilerle ortaya çıkar. Kronik alkol durumu, Hepatit B ve Hepatit C gibi kronik viral hepatitler sirozun başlıca nedenleridir. Karaciğer hastalıklarında ve sirozda beslenme tedavisinin önemi gün geçtikçe artmaktadır. Malnütrisyon; enerji, protein ve diğer besin ögelerinin yetersiz, dengesiz veya fazla alınması nedeniyle vücut yapı ve fonksiyonlarının ölçülebilir şekilde olumsuz etkilendiği bir durumdur. İstemsiz vücut ağırlığı kaybı malnütrisyonun en iyi göstergelerinden biridir. Karaciğer hastalıklarında çeşitli nedenlere bağlı olarak besin alımı azalmakta ve malnütrisyon oldukça yaygın gözlenmektedir. Malnütrisyon, sirozlu hastalarda etiyolojiden bağımsız olarak gelişmekte ve buna bağlı olarak morbidite ve mortalite yüksekliği de paralellik göstermektedir. Karaciğer hastalarında malnütrisyonu önlemek için tedbirler alınmalı ve saptandığında erken dönemde tedaviye başlanmalıdır. Sirozlu hastalarda beslenme tedavisindeki amaç; çok sıkı diyet kısıtlamalarından kaçınarak malnütrisyonu düzeltmek, enerji ve besin ögesi yetersizliklerini yerine koymaktır. Bu amaçla hastalara oral, enteral ve/veya parenteral yolla beslenme destek tedavileri uygulanmaktadır. Bu derleme siroz ve malnütrisyon arasındaki ilişkinin ve beslenme tedavisinin tartışılması amaçlanmıştır.

Examination of the Relationship Between Fear of COVID-19 and Adherence to Treatment in Patients with Multiple Sclerosis
Meltem SUNGUR, Hamdiye Arda Sürücü, Şerife Köleoğlu, Çimen Altay
2023· Yaşam Boyu Hemşirelik Dergisidoi:10.29228/llnursing.69396

Amaç: Multiple skleroz hastalarında COVID-19 korkusu ve tedaviye uyumu arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma bir üniversite hastanesinde yürütülmüştür. Araştırmanın örneklemini 120 multiple skleroz hastası oluşmuştur. Veriler, “Kişisel Tanıtım Formu”, “Koronavirüs Korkusu Ölçeği” ve “Multiple Skleroz Tedaviye Uyum Anketi” kullanılarak toplanmıştır. Veriler, tanımlayıcı istatistikler ile gösterilmiştir ve Student t testi, Mann Whitney U testi ve One Way Anova testi ile değerlendirilmiştir. Değişkenler arasındaki ilişkinin incelenmesi için pearson korelasyon analizi kullanılmıştır. Bulgular: Hastaların; yaş ortalamaları 37.38±10.91, %57.5’i kadın, %60.8’i evli, %25.0’i lise mezunu olarak saptanmıştır. Koronavirüs Korkusu Ölçeği toplam puanı ile Hastalık Modifiye Edici Tedavi-Yan Etkiler İle pozitif yönde zayıf düzeyde (r=.303) istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki (p&lt;.05) ve Hastalık Modifiye Edici Tedavi-Baş Etme Stratejileri ile pozitif yönde orta düzeyde (r=.409) istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki belirlenmiştir (p&lt;.05). Sonuç: Hastalarda COVID-19 korkusu arttıkça tedaviye uyumun azaldığı saptanmıştır. Sağlık çalışanları, multidisipliner çalışma prensibiyle hastaların tedaviye uyumlarını arttırmaya yönelik uygun yaklaşımları kullanmalıdır.

Radiologic findings of olfactory neuroblastoma (Esthesioblastoma)
Alpaslan Yavuz, Cemil Göya, Aydın Bora, Mehmet Beyazal +1 more
2013· Journal of Clinical and Experimental Investigationsdoi:10.5799/ahinjs.01.2013.04.0341

Olfactory neuroblastoma (ONB) also known as esthesioblastoma is a rare malignant neoplasm originating from olfactive epitelium, usually locate in the olfactory region of the nasal cavity and anterior skull base. Few cases have been published in the literature yet. Detailed radiologic and histopathological examination is necessary for diagnosis and staging ONB. Prognosis is favorable especially for locally advanced tumors; regional and distant metastasis has been accepted as indicators of poor prognosis. Surgery and radiotherapy are the main therapeutic modalities in use today. We reported the x-ray graphic, B Mod-Doppler Ultrasound (US) and Computed Tomography (CT) findings of 64 years-old male with ONB in this presentation.

Poster ID 69: EPİLEPSİ HASTASINDA LEVETİRASETAM İLİŞKİLİ KUTANÖZ LÖKOSİTOKLASTİK VASKÜLİT OLGUSU
Durmaz, Cebrail, YÜCEL, YAVUZ
2025· Zenodo (CERN European Organization for Nuclear Research)doi:10.5281/zenodo.17708868

Özet: Giriş: Levetiracetam, genellikle iyi tolere edilen ve fokal, miyoklonik veya genelleştirilmiş tonik-klonik nöbetler için kullanılabilen pirolidon kaynaklı bir nöbet karşıtı ilaçtır. Levetiracetam'ın yaygın yan etkileri arasında uykululuk, baş dönmesi, yorgunluk ve sinirlilik bulunur. Nadir yan etkiler arasında psikoz, intihar ve Stevens-Johnson sendromu veya anafilaksi gibi alerjik reaksiyonlar bulunur. Lökositosaklastik vaskülit, vakaların %50'sine kadar idiopatiktir. İkincil lökositostik vaskülitin en yaygın tetikleyicileri enfeksiyonlar ve ilaçlardır. Ayrıca altta yatan sistemik otoimmün hastalıklar, kronik enfeksiyonlar ve maligniteler nedeniyle de ortaya çıkabilir. Bazı ilaçlar bilimsel yayınlarda lökositosaklastik vaskülit ile ilişkilendirilmiştir. Vaka: Daha önce genelleştirilmiş tonik-klonik nöbetlerle başvurmuş ve 7 yıldır epilepsi tanısı konmuş ancak düzenli ilaç kullanmamış olan hasta, ayaktan kliniğimizde 2 x 500 mg levetiracetam başladıktan 3 hafta sonra dermatoloji ve cinsel hastalıklar kliniğine başvurdu. Alt ekstremitelerinde yaygın kırmızı ve mor lekeler ve döküntülerden şikayet etti. Artralji, ateş, miyalji veya karın ağrısı gibi sistematik yan etki yoktu. Kaşıntı eşlik etmiyordu. Muayenede, alt ekstremitelerinde asemptomatik, kırmızı-mor, palpable purpura benzeri lezyonlar gözlemlendi. Enfeksiyon parametreleri, hemogram, biyokimya ve pıhtılaşma değerleri normal sınırlar içindeydi. İncelenen vaskülit belirteçleri normaldi. Hepatit belirteçleri normaldi. Yapılandırılmış malignite taramasında herhangi bir malignite tespit edilmedi. Hasta lezyon biyopsisi geçirdi ve patolojik olarak lökositoklastik vaskülit teşhisi kondu. Dermatolog 3 haftalık oral steroid tedavisine başladı, ancak lezyonlar regresyon göstermediği için kolşisin tedavisine başlandı. Hasta 4 ay boyunca kolşisin tedavisi aldı, ancak lezyonlar arttı. Lökositosaklastik vaskülitin levetiracetamdan kaynaklanabileceğinden şüphelendik, bu yüzden levetiracetamı bıraktık ve karbamazepine geçtik. Levetiracetamın bırakılmasından 1 ay sonra yapılan takip muayenesinde tüm lezyonların tamamen kaybolduğu ortaya çıktı. Tartışma: İlaçla ilişkili lökositosak vaskülit, beta-laktamlar, eritromisin, klindamisin, vankomisin, sülfonamidler, furosemid, allopurinol, NSAID'ler, amiodaron, altın, tiazidler, fenitoin, beta-blokerler, TNF-alfa inhibitörleri, seçici serotonin geri alım inhibitörleri, metformin, varfarin, valproik asit ve birçok diğer ilaçla ilişkilendirilebilir. Tedavide dapson, steroidler, kolşisin ve mikofenolat mofetil kullanılabilirken, tetikleyici ilacın üretiminin bırakılması gereklidir. Vakamız, daha önce az sayıda vakada bildirilen levetiracetam ile ilişkili deri lökositoklastik vaskülit olasılığını vurgulamaktadır.

Poster ID 69: EPİLEPSİ HASTASINDA LEVETİRASETAM İLİŞKİLİ KUTANÖZ LÖKOSİTOKLASTİK VASKÜLİT OLGUSU
Durmaz, Cebrail, YÜCEL, YAVUZ
2025· Zenodo (CERN European Organization for Nuclear Research)doi:10.5281/zenodo.17708867

Özet: Giriş: Levetiracetam, genellikle iyi tolere edilen ve fokal, miyoklonik veya genelleştirilmiş tonik-klonik nöbetler için kullanılabilen pirolidon kaynaklı bir nöbet karşıtı ilaçtır. Levetiracetam'ın yaygın yan etkileri arasında uykululuk, baş dönmesi, yorgunluk ve sinirlilik bulunur. Nadir yan etkiler arasında psikoz, intihar ve Stevens-Johnson sendromu veya anafilaksi gibi alerjik reaksiyonlar bulunur. Lökositosaklastik vaskülit, vakaların %50'sine kadar idiopatiktir. İkincil lökositostik vaskülitin en yaygın tetikleyicileri enfeksiyonlar ve ilaçlardır. Ayrıca altta yatan sistemik otoimmün hastalıklar, kronik enfeksiyonlar ve maligniteler nedeniyle de ortaya çıkabilir. Bazı ilaçlar bilimsel yayınlarda lökositosaklastik vaskülit ile ilişkilendirilmiştir. Vaka: Daha önce genelleştirilmiş tonik-klonik nöbetlerle başvurmuş ve 7 yıldır epilepsi tanısı konmuş ancak düzenli ilaç kullanmamış olan hasta, ayaktan kliniğimizde 2 x 500 mg levetiracetam başladıktan 3 hafta sonra dermatoloji ve cinsel hastalıklar kliniğine başvurdu. Alt ekstremitelerinde yaygın kırmızı ve mor lekeler ve döküntülerden şikayet etti. Artralji, ateş, miyalji veya karın ağrısı gibi sistematik yan etki yoktu. Kaşıntı eşlik etmiyordu. Muayenede, alt ekstremitelerinde asemptomatik, kırmızı-mor, palpable purpura benzeri lezyonlar gözlemlendi. Enfeksiyon parametreleri, hemogram, biyokimya ve pıhtılaşma değerleri normal sınırlar içindeydi. İncelenen vaskülit belirteçleri normaldi. Hepatit belirteçleri normaldi. Yapılandırılmış malignite taramasında herhangi bir malignite tespit edilmedi. Hasta lezyon biyopsisi geçirdi ve patolojik olarak lökositoklastik vaskülit teşhisi kondu. Dermatolog 3 haftalık oral steroid tedavisine başladı, ancak lezyonlar regresyon göstermediği için kolşisin tedavisine başlandı. Hasta 4 ay boyunca kolşisin tedavisi aldı, ancak lezyonlar arttı. Lökositosaklastik vaskülitin levetiracetamdan kaynaklanabileceğinden şüphelendik, bu yüzden levetiracetamı bıraktık ve karbamazepine geçtik. Levetiracetamın bırakılmasından 1 ay sonra yapılan takip muayenesinde tüm lezyonların tamamen kaybolduğu ortaya çıktı. Tartışma: İlaçla ilişkili lökositosak vaskülit, beta-laktamlar, eritromisin, klindamisin, vankomisin, sülfonamidler, furosemid, allopurinol, NSAID'ler, amiodaron, altın, tiazidler, fenitoin, beta-blokerler, TNF-alfa inhibitörleri, seçici serotonin geri alım inhibitörleri, metformin, varfarin, valproik asit ve birçok diğer ilaçla ilişkilendirilebilir. Tedavide dapson, steroidler, kolşisin ve mikofenolat mofetil kullanılabilirken, tetikleyici ilacın üretiminin bırakılması gereklidir. Vakamız, daha önce az sayıda vakada bildirilen levetiracetam ile ilişkili deri lökositoklastik vaskülit olasılığını vurgulamaktadır.

Long-term Follow up of Two Cases with Spinal Hydatid Cyst Disease and Repeat Surgeries
Melih Kara, A Baki, İbrahim Batmaz, FG Sarıkaya +1 more
2016· West Indian Medical Journaldoi:10.7727/wimj.2015.409

Hydatid cyst disease (HD) is an infestation caused by the larval stage of the tape worm Echinococcus granulosus. It predominantly occurs in liver and lungs. Bone involvement is quite rare (0.5%-4%); and among those, spinal disease is the most common type (44%-50%). Reported here are two cases of spinal hydatid cyst disease in which neurogenic bladder and paraplegia

KARAYOLLARI ASFALT ÇALIŞANLARININ İŞ SAĞLIĞI ve GÜVENLİĞİ BİLGİ DÜZEYLERİ VE BAZI KİMYASALLARA MARUZİYETLERİNİN SAPTANMASI
Gülhan Erdoğan, Ali Ceylan, Medine Çiçek Girgin
2019· 3.International 21.National Public Health Congress

Amac: Bu calismanin amaci; asfalt yol yapim isinde calisanlarin, is sagligi ve guvenligi konusunda bilgi duzeylerinin ve farkindaliklarinin degerlendirilmesi, yapilan periyodik muayeneler ve tetkik sonuclarina gore asfalt yol yapimi sirasinda kullanilan bazi kimyasallarin maruziyet duzeylerinin saptanmasidir. Gerec ve yontem: Arastirma kesitsel bir calisma olup evreni Diyarbakir Karayollari  92.Sube Sefligi bolgesinde asfalt yol yapiminda calisan (merkez atolye 71 kisi, trafik calisanlari 38 kisi, 92. Sube calisanlari 53 kisi, bitum calisanlari 26 kisi) 188 kisidir. Kurum izni ve Dicle Universitesi etik kurulu izni alindiktan sonra Subat- Nisan 2018 tarihlerinde veriler toplanmistir. Bitum bolumunde calisan 26 kisiye ulasilamadigi icin, 4 calisan calismaya katilmak istemedigi icin calisma disi birakilmis ve 158 isci ile yuzyuze gorusulerek bir anket uygulanmis ve calisanlarin demografik ozellikleri, ISG hakkinda bilgi ve tutumlari sorgulanmis, ayrica periyodik muayene sirasinda yapilan kan kursun duzeyi, spot idrarda hippurik asit, kreatinin ve fenol duzeyleri degerlendirilmistir. Bulgular: Arastirmaya katilan tamami erkek olup % 50’si  11 yil ve uzeri bu iste calismaktadir. Katilimcilarin % 21,5’i ISG hakkinda genel olarak bilgi duzeyinin yetersiz oldugunu, % 50,7’si ise 6331 sayili kanunuda ki haklar konusunda bilgisi olmadigini belirtmistir. %27,8’i Is kazalarinin nedenleri, %33,6’si meslek hastaliklarinin nedenleri, %22,8’i is guvenligi uyari levhalari, % 22,8’i KKD kullanimi, %26,6’si ise ilkyardim uygulamalari hakkinda bilgisi olmadigini soylemistir. Calisanlarin %  6,3’u is kazasi gecirdigini, % 8,2’si  isyeri hekimi tarafindan kendisinde meslek hastaligi oldugunun soylendigini ifade etmistir. Ankete katilanlarin  % 16,4’u  agir is makinalari-araclarin tamiri bakimi, % 13,4’u asfalt uretim sirasinda tehlikeleri-kimyasallar, % 8,3’u boya kullanimi, % 6,3’u tozlu ortam, % 4,4’u asfalt sicakligi ve yanma, % 4,4’u yol calismasi sirasinda trafik kazasi risklerinin oldugunu belirtmistir. Calisanlarin %52,4’unun kan kursun duzeyi,  referans degerinin ustunde (20-70 µg/dL), %55,3’unun spot idrardaki hipurik asit degerleri, %55,3’unun fenol degeri, %22,4’unun kreatinin degeri referans degerinin ustunde bulunmustur. Sonuc: Bu calismada asfalt uretim bolumunde calisanlar calisma ortamlarinin daha riskli oldugunu dusunmektedirler ve is sagligi ve guvenligi konusunda egitime gereksinim duyduklarini belirlenmistir. Calisanlarin yarisindan cogunda kan kursun duzeyi, spot idrar da hippurik asit duzeyi ve fenol duzeyinin yuksek olmasi periyodik muayenelerin duzenli yapilmasi ve rutin analiz sonuclarin iyi yorumlanmasi bakimindan onemlidir. Anahtar Kelimeler: Asfalt iscisi, kan kursun duzeyi, idrarda hippurik asit, idrarda fenol

The effect of Poller screw or monocortical plate augmentation on the stability of intramedullary nailing in proximal extra-articular tibial fractures: a biomechanical study
Mehmet Akif Şahin, Fatih Durgut, Şeyhmus Yiğit, Mehmet Sait Akar +3 more
2026· Archives of Orthopaedic and Trauma Surgerydoi:10.1007/s00402-026-06340-1

BACKGROUND: Proximal extra-articular tibial fractures present considerable biomechanical and technical challenges due to the short proximal fragment, the wide metaphyseal canal, and the deforming forces acting around the knee. These factors predispose isolated intramedullary (IM) nailing to malalignment, prompting the use of adjunct reduction aids such as Poller screws or supplemental plates. This study aimed to compare the mechanical behavior of IM nailing alone with that augmented by Poller screws or a monocortical plate in a standardized proximal tibia fracture model. METHODS: Fifteen synthetic tibiae with an AO/OTA 41-A2.3 extra-articular proximal fracture model were randomized into three groups (n = 5 each): IM nailing alone, IM nailing plus two Poller screws, and IM nailing plus a four-hole medial monocortical plate. All specimens were instrumented with a 10 × 340-mm titanium nail and two proximal and two distal locking screws. Mechanical testing included axial compression to 800 N, axial loading to failure, and torsion at a rate of 25°/min. Displacement, stiffness, maximum load, and torque parameters were compared across groups. RESULTS: Under 800 N axial load, the plate-augmented group showed the lowest displacement and highest stiffness (2.40 ± 0.22 mm; 332.4 ± 21.7 N/mm), followed by the Poller screw group (2.48 ± 0.25 mm; 321.6 ± 19.4 N/mm) and the IM-only group (3.45 ± 0.31 mm; 231.8 ± 18.9 N/mm) (p < 0.001). In axial load-to-failure testing, the plate group reached the machine limit (4500 N), while the Poller screw and IM-only groups demonstrated lower capacities (4318 ± 210 N and 3906 ± 265 N, respectively; p = 0.012). Torsional stiffness was likewise highest with plate augmentation (0.30 ± 0.04 Nm/°) and lowest in the IM-only constructs (p = 0.021). CONCLUSION: Both Poller screw and monocortical plate augmentation improved the initial mechanical stability of IM-nailed proximal tibial constructs, with the plate configuration yielding the highest stiffness values. However, the absolute displacement differences under physiologic axial loads were modest, and the primary clinical role of these adjuncts is reduction control rather than pure stiffness enhancement. Accordingly, the choice between Poller screws and supplemental plating should be individualized based on the fracture pattern, soft-tissue considerations, implant availability, and the surgeon's experience.

Pamuk Bitkisinin F1 Döl Kuşağında İlk El Kütlü Pamuk Oranı Özelliğinin Genetik Analizi
Remzi EKİNCİ, Sema Başbağ, Oktay Gençer
2015· Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tarım Bilimleri Dergisidoi:10.29133/yyutbd.236377

Bu araştırma, 6 pamuk genotipi ve bunların yarım diallel melezlerinden oluşan popülasyonun ilk el kütlü pamuk oranı özelliğinin genetik yapısını araştırmak amacı ile yürütülmüştür. Çalışmada, Paum-15, Stoneville-453, Fantom, Nazilli-84S, Delcerro ve Giza-45 genotipleri ebeveyn olarak kullanılmıştır. Araştırma GAP Uluslararası Tarımsal Araştırma ve Eğitim Merkezi Müdürlüğü deneme alanlarında 2010 ve 2011 yıllarında yürütülmüştür. Deneme tesadüf blokları deneme desenine göre 3 tekerrürlü olarak yürütülmüştür. Çalışmada verilerin analizi, Jinks-Hayman tipi diallel analiz yöntemleri kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Jinks-Hayman diallel analiz yöntemi ile incelenen ilk el kütlü pamuk oranı özelliği üzerine hem eklemeli hem de dominant genlerin etkili olduğu; dominantlığın, eksik dominantlık düzeyinde olduğu; özelliği artırıcı allellerin, dominant olduğu; genlerin genellikle aynı yönde etkili; incelenen ilk el kütlü pamuk oranı özelliğinin yönetiminde resesif allel gen frekansının, dominant allel gen frekansından daha fazla ve eklemeli gen varyansının, dominant gen varyansından daha etkin olduğu; dar ve geniş anlamda kalıtım derecesinin yüksek olduğu (h²d=0.514, h²g=0.915); özelliğin geliştirilebilmesi için erken döl kuşaklarında yapılacak seleksiyonun başarı şansının yüksek olduğu belirlenmiştir.